Japonya Neden Animenin Anavatanı?

Japonya Neden Animenin Anavatanı?

Japonya’yı gezerken beni en çok şaşırtan şeylerden biri, anime ve figür kültürünün hayatın neredeyse her alanına sirayet etmiş olmasıydı. Metro istasyonlarından elektronik mağazalarına, kırtasiyelerden alışveriş merkezlerine ve şirket logolarına kadar her yerde bu kültüre rastlamak mümkün. Sadece figür satan binlerce mağaza, aklınıza gelebilecek hemen her köşede bulunan bozuk parayla çalışan sürpriz figür otomatları… Üstelik bu figürlerin büyük bir kısmı çocuklardan çok yetişkinlere hitap ediyor.

İlk bakışta bu durum bana bir çelişki gibi geldi. Çünkü Japonya aynı zamanda kuralların, öz denetimin ve toplumsal düzenin son derece güçlü olduğu bir ülke. Bunu sokakta yürürken dahi hissediyorsunuz. Toplu taşımada insanlar sessiz; çoğu birbirinin yüzüne bakmadan kitap okuyor ya da kulaklıklarıyla kendi dünyasına çekiliyor. Kimse başkasının alanını ihlal etmiyor. Çöp kutusu bulmak neredeyse imkânsız; herkes kendi çöpünü yanında taşıyor. Küçük çocuklar ağır okul çantalarıyla tek başlarına toplu taşımayı kullanabiliyor. Buna karşılık, bir yabancı yardım istediğinde ise büyük bir içtenlikle yardımcı olmaya çalışıyorlar.

Bütün bu gözlemler bende şu düşünceyi uyandırdı:

Burada duygular tamamen yok olmuyor; daha çok kontrollü, düzenli ve güvenli alanlara yönlendiriliyor.

Anime Sadece Bir Endüstri mi?

Elbette anime bugün milyarlarca dolarlık devasa bir endüstri. Figürler, koleksiyon ürünleri, video oyunları, temalı kafeler ve sayısız lisanslı ürün büyük bir ekonomik sistem oluşturuyor. Bu yapı kapitalist düzenin önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak akla şu soru geliyor:

Neden bu kültür başka ülkelerde değil de özellikle Japonya’da bu kadar güçlü şekilde gelişti?

Bana göre bunun cevabı yalnızca ekonomiyle açıklanamaz.

Japon kültürü çocukluktan itibaren disiplini merkeze alıyor. Çocuklar erken yaşta sorumluluk üstleniyor, toplumsal kuralları öğreniyor ve çoğu zaman bireysel isteklerinden önce grubun ihtiyaçlarını gözetmeyi deneyimliyor. Saygı, öz denetim, fedakârlık, çalışkanlık ve uyum kültürün temel değerleri arasında yer alıyor.

Tarihsel Arka Plan

Japon tarihine bakıldığında da benzer bir anlayış görülüyor. Samuray kültüründe onur, yaşamdan bile üstün kabul edilmiş. Hatta belirli dönemlerde seppuku, kaybedilen onuru geri kazanmanın bir yolu olarak görülmüş.

Başka bir ifadeyle Japon toplumu uzun yıllar boyunca güçlü kurallar ve yüksek sorumluluk anlayışı üzerine inşa edilmiş bir kültürel miras taşımaktadır.

Bu kültürün Japonya’yı bugün bulunduğu noktaya taşıdığı inkâr edilemez. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerine ve atom bombalarının oluşturduğu büyük travmaya rağmen ülkenin kısa sürede yeniden dünyanın en önemli ekonomik ve teknolojik güçlerinden biri hâline gelmesi bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Ancak bir şema terapisti olarak aklımda başka bir soru beliriyor:

Bu kadar güçlü olmanın görünmeyen psikolojik bir bedeli olabilir mi?

Şema Terapi Perspektifinden Bir Değerlendirme

Şema terapi açısından baktığımda Japon kültüründe;

  • Beklentili Ebeveyn Modu
  • Yüksek Standartlar Şeması
  • Boyun Eğicilik Şeması
  • Kendini Feda Etme Şeması
  • Utanç Şeması

gibi yapıların oldukça görünür olduğunu hissediyorum.

Elbette bu ifadeler bilimsel bir tanı ya da bütün toplumu kapsayan bir genelleme değildir. Bunlar yalnızca seyahat boyunca yaptığım gözlemlerden doğan kişisel değerlendirmelerdir.

Toplumsal düzen güçlendikçe bireyin kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atması kolaylaşabilir. Belki de bu nedenle yalnızlık, tükenmişlik, sosyal izolasyon ve depresyon gibi konular Japon toplumunda sıkça gündeme gelmektedir.

Çünkü bastırılan hiçbir duygu gerçekten yok olmaz; yalnızca kendine yeni ifade alanları bulur.

Anime Bir Duygusal İfade Alanı Olabilir mi?

Bu kadar kurallı ve kontrol odaklı bir sistem içinde büyüyen; belki de tam anlamıyla çocuk olamadan yetişkinliğe geçen bireyler, anime, manga ve figür kültürü aracılığıyla yaşayamadıkları bazı duygusal deneyimleri tamamlamaya çalışıyor olabilir.

Animelerde duygular son derece yoğun yaşanır.

  • Kahramanlar korkularını açıkça ifade eder.
  • Dostluk uğruna gözyaşı döker.
  • Öfkelerini saklamaz.
  • Çocukça heyecanlanır.
  • Hayal kurar.
  • Hata yapar ve yeniden ayağa kalkar.

Günlük yaşamda kontrol altında tutulması beklenen pek çok duygu, kurgu dünyasında özgürce kendine yer bulur.

Bu nedenle insanların yalnızca figür biriktirdiğini düşünmüyorum.

Belki de o küçük karakterler;

  • cesareti,
  • ait olma ihtiyacını,
  • korunma arzusunu,
  • ve çocuklukta yeterince yaşanamamış spontane tarafı temsil ediyor.

Mutlu Çocuk Modu ve Anime

Şema terapide Mutlu Çocuk Modu; insanın oyun oynayan, merak eden, yaratıcı, spontane ve neşeli tarafını ifade eder.

Eğer bu taraf çocukluk döneminde yeterince beslenemez ya da çok erken yaşlarda yerini kurallar ve sorumluluklara bırakırsa, kişi ilerleyen yıllarda bu ihtiyacını farklı yollarla karşılamaya çalışabilir.

Belki anime, manga ve figür kültürü; bu spontane tarafın kendine güvenli bir ifade alanı bulduğu yerlerden biridir.

İşin ticari boyutu da göz önünde bulundurulduğunda, zaman içerisinde ülke politikalarının da bu kültürü desteklemesiyle Japonya devasa bir anime ve figür dünyasına dönüşmüştür.

Hiçbir Hayal Dünyası Gerçek Bir Çocukluğun Yerini Tutabilir mi?

Peki bir hayal dünyası gerçekten yaşanmış bir çocukluğun yerini tutabilir mi?

Duygular ikame nesneler aracılığıyla tamamen karşılanabilir mi?

Bana göre hiçbir koleksiyon, hiçbir karakter ve hiçbir kurgu dünyası; görülmüş, kabul edilmiş, oyun oynayabilmiş ve duygularını özgürce yaşayabilmiş bir çocuğun yerini tam anlamıyla dolduramaz.

Bunun uzun vadede toplumsal yansımalarının nasıl olacağını kestirmek güç olsa da, mutlaka bazı etkileri olacaktır.

Japonya’daki kuralların topluma sağladığı paha biçilemez katkılar olduğu açıktır. Ancak aynı sistemin bireysel duygusal ihtiyaçları ne ölçüde karşılayabildiği ise tartışmaya açıktır.

Psikolojik Perspektif Tek Başına Yeterli mi?

Elbette bir ülkenin kültürünü veya sanatını yalnızca tek bir psikolojik kuramla açıklamak mümkün değildir.

Animelerin Japonya’da ortaya çıkması ve kültürde bu kadar güçlü yer edinmesi birçok faktörün kesişmesiyle mümkün olmuştur.

Bunlardan bazıları şunlardır:

  • Kawaii anlayışı (sevimli, masum ve çocuksu estetik yaklaşımı)
  • Tsukumogami inancı (uzun süre kullanılan nesnelerin ruh kazanabileceğine dair folklorik inanış)
  • Cool Japan stratejisi (Japon kültürünü küresel ölçekte bir yumuşak güç unsuru olarak yaygınlaştırma politikası)

Ben ise bu konuya psikolojik ihtiyaçlar penceresinden baktım ve bunun da en az diğer faktörler kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü toplumu bireyden, bireyi de toplumdan bağımsız değerlendirmek; bütünü eksik okumaya neden olabilir.

Sonuç

Bana göre anime, Japon toplumu için yalnızca rengârenk bir eğlence dünyası değildir.

Belki de kurallarla çevrili bir yaşamın içerisinde; bastırılmış duyguların, ertelenmiş çocukluğun ve Mutlu Çocuk tarafının kendine sessizce açtığı güvenli bir oyun alanıdır.


Klinik Psikolog Dr. Reyhan Nuray Duman