Bir Coğrafyanın Gölgesinde: Şiyar’ın Yarım Kalmışlığı

Bir Coğrafyanın Gölgesinde: Şiyar’ın Yarım Kalmışlığı

Bir Coğrafyanın Gölgesinde: Şiyar’ın Yarım Kalmışlığı

(Not: Bu metin, klinik pratiğimizde karşılaştığımız çeşitli vaka öykülerinden esinlenerek; danışan gizliliğini korumak, etik ilkelerimiz doğrultusunda kimlik bilgilerini değiştirmek ve toplumsal bir yaraya psikolojik bir perspektiften ışık tutmak amacıyla kurgulanmıştır. Şiyar, benzer zorluklardan geçen binlerce insanın kolektif hikayesini temsil eden simgesel bir karakterdir.)

Şiyar, ilk nefesini barut kokusunun çiçek kokusuna karıştığı, ölümün yaşamdan daha rutin, daha ev sahibi olduğu bir coğrafyada aldı. Ailenin sekizinci çocuğu olarak doğduğunda, kendisinden önce doğan üç abisi ve iki ablası çoktan toprağın bağrına verilmişti. Evde, ölenlerin yeri doldurulması gereken bir boşluk gibi algılanıyor; yeni doğumlar, eksilenlerin yasını tutmaktan ziyade hayatın sürekliliğini sağlama çabası olarak görülüyordu. Ölüm, kapıyı çalan bir misafir değil, ailenin değişmez bir ferdiydi.

Küçük Şiyar, zifiri karanlık gecelerde, trafoların patladığı, elektriğin kesildiği ve mermilerin evin duvarlarını adeta bir kalbur gibi deldiği o tekinsiz saatlerde, kardeşlerine bir yün yumağı gibi sarılarak sabahı beklerdi. Onun için çocukluk, misket oynamak değil; boş mermi kovanlarını oyuncak niyetine toplamak, büyüklerin anlattığı “kimin kimi, nasıl öldürdüğüne” dair kanlı masalları dinlemek ve annelerin ağıtlarıyla büyümek demekti. O, bir “varoluş”tan ziyade, kalabalığın içinde kendini görünmez kılan bir gölgeydi.

Okul, onun için karanlık bir tünelin ucunda parlayan ilk gerçek ışıktı. Ancak okulun kapısı, aynı zamanda başka bir yabancılaşmanın eşiğiydi. Öğretmen, bilmediği bir dilde konuşuyor; Şiyar ise hem o dili, hem de o dilin temsil ettiği dünyayı anlamaya çalışıyordu. Okumayı bir kaçış yolu olarak seçti. İlkokul bittiğinde, “bir daha buraya dönmemek” arzusuyla daha uzak bir kasabaya, ortaokula gitti. Karda kışta odun taşıyarak, soğuktan çatlamış elleriyle kitap sayfalarını çevirdi. O, bombaların sesiyle ismi unutulanlardan değil, kendi adını tarihe kazıyanlardan olmak istiyordu.

Ancak kader, Şiyar’ı şehre, Anadolu Lisesi’ne gönderdiğinde asıl büyük kırılmayı yaşattı. Köyde hayatta kalma mücadelesi veren Şiyar, şehirde “öteki” olmayı öğrendi. Giysileri, ayakkabıları, aksanlı Türkçesi ve çekingen duruşuyla “yoksunluk”, burada “ayıp” ile eş tutuldu. Bakışlar, onun üzerine birer iğne gibi saplanıyordu. Küçümsenmenin yarattığı utanç, zamanla yerini derin bir öfkeye ve isyana bıraktı. “Öteki” olarak yok sayılmak yerine, ait olduğu yerin, yani o barut kokulu köklerinin, bombaların, ağıtların ve ölümlerin safına dönmeyi bir kimlik inşası sandı. İçindeki o sönmeyen ateş, dağların serinliğinde veya mücadelesinde bir cevap bulacağını umuyordu.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki; öldürülen de öldüren de aynı trajedinin farklı yüzleriydi. Bizler, bir tarafta durup ölenlere ağlarken diğer tarafta durup sevinen, yasını ve sevincini dahi bir “taraf” seçerek belirleyen, kendi yargılarının mahkumu insanlarız. Yollar, köprüler, yüksek binalar yapıyoruz ama “ötekini” kalbimize sığdıramıyoruz. Gerçek barışın tohumları betonların altına değil, insanın ruhuna atılır; ve o tohumun meyvesini vermesi, bir neslin şefkatle iyileşmesini gerektirir.

Kabil’den bugüne, “korunma” güdüsüyle kardeşimizi öldürdük. Oysa öldürdüğümüz her “öteki”, aslında kendimizden bir parçaydı. Adem’in çocuklarıyız; aynı soydan, aynı kederden, aynı yaradan… Kendi coğrafyamızın kaderine hapsolmuşken, aslında hepimizin ortak kaderi, birbirimizi yok ederek kendi sonumuzu hazırlamak oldu. Şiyar, dağlara çıkarken bir kurtuluş arıyordu, ancak bulduğu şey sadece geçmişin döngüsüydü. Çünkü insan, kaçtığı yerin değil, yüzleşemediği acısının tutsağıydı.


Klinik Psikolog Dr. Reyhan Nuray Duman