Fil ve Biz: Kendi Gerçekliğimizin Mahkumu muyuz?

Fil ve Biz: Kendi Gerçekliğimizin Mahkumu muyuz?

Fil ve Biz: Kendi Gerçekliğimizin Mahkumu muyuz?

“Bir zamanlar, karanlık bir odada dört kör adam yaşarmış. Bir gün, odalarına yatıştırılmış bir fil getirilmiş. Filin tüyleri sert, iri kulağı hafiften titreşen bir yelken, sivri kuyruğu ise belirsiz bir gölge gibi odanın içinde süzülüyormuş.

İlk kör adam, filin hortumuna dokunmuş ve şöyle demiş: ‘Bu, bir borudur, sert ve inatçı.’

İkinci kör adam, filin ayağına dokunmuş ve hayretle söylemiş: ‘Hayır, bu bir ağaçtır, sağlam ve dayanıklı.’

Üçüncü kör adam, filin kulağına ulaşmış ve heyecanla bağırmış: ‘Hayır, bu bir perdedir, ince ve titrek.’

Dördüncü kör adam, filin sırtını hissetmiş ve kuvvetle ileri sürmüş: ‘Hayır, bu bir dağdır, sağlam ve yüce.’

Böylece her bir kör adam, kendi deneyimlediği parçayı doğru bildiği ve diğerlerinin hatalı olduğuna inandığı için tartışmışlar, bağırmışlar, hatta birbirlerine vurmuşlardır. Her biri, kendi bakış açısını savunurken gerçeği gözden kaçırmış, çünkü hiçbiri filin bütünlüğünü kavrayamamış.”

Hayatımız boyunca tıpkı bu hikayedeki kör adamlar gibi, gerçekliğin sadece bize değen kısmını “tek gerçek” sanma eğilimindeyiz. Bir olay yaşadığımızda, bir ilişkiyi değerlendirdiğimizde veya kendimize dair bir yargıya vardığımızda, genellikle sadece kendi duygu, düşünce ve anılarımızdan oluşan “dar bir pencereden” dışarıya bakıyoruz.

Oysa zihin, deneyimleri kategorize etmeyi sever. “Bu böyledir”, “O şöyledir” der ve kendi oluşturduğu bu küçük parçayı bütün bir resim gibi önümüze koyar. Peki, bu bizi neye götürür? Kendi doğrularımızda hapsolmaya, başkalarının bakış açısını görmezden gelmeye ve en önemlisi; esnekliğimizi kaybetmeye.

Kabul ve kararlılık perspektifi bize şunu hatırlatır: Zihnimiz bize hikayeler anlatır, ancak bu hikayeler gerçeğin tamamı değildir.

Bazen öfkemiz bizi “bu bir boru” diye bağırmaya iter, bazen korkumuz “bu bir dağ” diye bizi sabitlemeye zorlar. Eğer sadece kendi algımızın doğruluğuna tutunursak, filin bütünüyle –yani hayatın o karmaşık, çok renkli ve zengin bütünüyle– bağımızı koparırız.

Gerçek huzur ve esenlik, fili tanımlamaya çalışırken “benimki doğru, seninki yanlış” diye kavga etmekte değil; “ben sadece bir ayağına dokundum, belki yanımda başka bir şey daha vardır” diyebilme cesaretinde yatar.

Hayatın içinde bir olayla karşılaştığınızda şu soruyu kendinize sorun: Şu an dokunduğum parça, gördüğümün bütünü mü, yoksa sadece küçük bir parçası mı?

Başkalarının bakış açısını anlamaya çalışmak, kendi fikrinizden vazgeçmek demek değildir. Tam tersine; bu, filin bütününe ulaşmak için elinizi uzatmaktır. Eğer “filin hortumundan” ibaret olmadığınızı, kendinizin ve karşınızdakilerin çok daha geniş, çok daha derin ve çok daha insani bir bütünlüğe sahip olduğunu fark ederseniz; o karanlık odadan çıkıp ışığa doğru yürümeye başlarsınız.

Gerçeğin bütününe yaklaşmak; yargılarınızın elini bırakıp, hayatın sunduğu tüm o farklı dokuları olduğu gibi kabul etmekle başlar. Kendi küçük odanızdan çıkın, başkalarının ellerini tutun; göreceksiniz ki, tuttuğunuz şey bir boru veya bir ağaç değil, hayatın ta kendisidir.


Klinik Psikolog Dr. Reyhan Nuray Duman