İnsanın içinde, daha ne olduğunu bile bilemediği bir yaşta başlayan bir gitme arzusu vardır.
Belki ilk kez anne karnından ayrılırken başlar bu yolculuk. Sonra bir evden, bir şehirden, bir ülkeden, bir insandan… Bazen de insan, bir zamanlar bildiği kendisinden ayrılır. Hayat biraz da geride bıraktıklarımızla ilerler. Her ayrılığın içinde bir yolculuk, her yolculuğun içinde ise belirsiz bir dönüş arzusu vardır.
Ama insan gerçekten nereye dönmek ister?
Bizi bekleyen bir eve mi, yoksa artık var olmayan bir zamana mı?
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, Homeros’un binlerce yıldır anlatılan hikâyesini yeniden sinemaya taşırken, beni Barbara Cassin’in Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir? kitabındaki o soruya geri götürdü:
İnsan ne zaman evindedir?
Odysseus’un hikâyesi, başından beri yalnızca eve dönmekle ilgili değildir. Asıl mesele, insanın yıllarca dolaştıktan sonra aynı yere dönse bile artık aynı insan olmadığını fark etmesidir.
Nolan’ın filmi, Homeros’un Odysseia’sındaki denizleri, canavarları, tanrıları ve bilinmeyen adaları yalnızca bir maceranın parçaları olarak değil, insanın kendi iç dünyasında katettiği yolculuğun durakları olarak okumaya elverişli. Çünkü Odysseus’un karşılaştığı her şey, biraz da insanın kendisiyle ilgilidir: Arzu, kayıp, korku, kibir, unutma, baştan çıkarılma ve eve dönme isteği.
Odysseus’un hikâyesi, yolda kaybettiği kendisini arayan bir insanın hikâyesidir.
Odysseus savaştan dönerken denizde kaybolur. Ama aslında kaybolduğu yer yalnızca deniz midir, yoksa kendi benliğinin sınırları mı?
Truva Savaşı bitmiş, zafer kazanılmıştır. Artık geriye yalnızca eve dönmek kalmıştır. Ne var ki insanın hayatında bazen en zor yolculuk, savaş bittikten sonra başlar. Çünkü savaşın içinde kim olduğumuzu bilmek daha kolaydır. Bir düşman, bir hedef ve mücadele vardır. Peki bütün bunlar sona erdiğinde?
Odysseus’un Truva Savaşı’nı hileyle kazanmasının ardından başlayan eve dönüş yolculuğu, zamanla kendini aradığı ve kendisiyle yüzleştiği bir serüvene dönüşür. Ona söylenen yoldan ayrıldıkça, gittiği her yerde kendisiyle karşılaşır. Yolculuk uzadıkça, kimliğini de yeniden kurmaya başlar. Kendisi hakkında bildikleri, yaşadıklarıyla birlikte değişir.
Kiklop’un mağarasında hayatta kalabilmek için kendisini “Hiç Kimse” olarak tanıtması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İlk kez kimliğini bıraktığında hayatta kalır. Adını, şanını ve kahramanlığını geride bırakır. Bir süreliğine hiç kimse olur. Ve tam da hiç kimse olduğunda, canavarın elinden kurtulur.
Ama sonra dayanamaz.
Kıyıdan uzaklaşırken kendi adını haykırır:
“Ben Odysseus’um.”
İnsanın en büyük zaaflarından biri de budur: Görülmek istemek. Yaptığının bilinmesini, adının duyulmasını, gücünün tanınmasını istemek.
Odysseus’un Kiklop’u yenmesi yetmez; yenmiş olduğunu da bilsinler ister. Kendi adını dünyaya yeniden duyurduğu anda, aslında eve dönüşünü daha da zorlaştırır.
İnsanın kendisini kanıtlama ihtiyacı da bazen Odysseus’un hikâyesi gibidir. Bazen bir yaradan kurtulmuşken, iyileştiğimizi kanıtlamak için yeniden aynı yaranın üzerine basarız. Bazen de “Ben buyum” diye tutunduğumuz kimlik, bizi özgürleştirmek yerine aynı hikâyenin içinde tutar.
Yolculuğun bir başka durağında Calypso çıkar karşısına.
Burada Odysseus’a başka bir hayat sunulur: Ölümsüzlük. Acısız ve zamansız bir yaşam.
Ama Odysseus kalmak istemez.
Çünkü sonsuzluk, eve dönüşün yerini tutmaz.
Peki Odysseus neden acı çekmeyi, kaybetmeyi, yaşlanmayı ve ölmeyi göze alarak geri dönmek ister?
Çünkü insanın “ev” dediği şey kusursuzluk değildir. Ev, bizi hiç incitmeyen yer değildir. İncinme ihtimaline rağmen ait olduğumuzu hissettiğimiz yerdir.
Calypso’nun adasında Odysseus güvendedir ama geçmişinden kopuktur. Orada yaşlanmayacaktır belki ama hikâyesi de ilerlemeyecektir. Sonsuz bir şimdiye sıkışıp kalacaktır.
İnsan bazen yaralanmamak için hayatını küçültür. Daha az sever, daha az risk alır, daha az bağlanır. Böylece kaybetme ihtimalini azaltır. Fakat kaybetme ihtimalini ortadan kaldırdığımızda, gerçekten yaşama ihtimalini de azaltmış oluruz.
Odysseus’un eve dönmek istemesi bu yüzden anlamlıdır.
O, kusursuz bir hayatı değil, kendi hayatını ister.
Cassin’in nostalji üzerine düşüncelerinden bakınca, eve dönüş fikri daha da karmaşıklaşır. Çünkü nostalji yalnızca geçmişe duyulan özlem değildir. Kelimenin köklerinde bile bir çelişki vardır:
Nostos, dönüş.
Algos, acı.
Dönüşün acısı.
Çünkü insanın özlediği yere gerçekten dönebilmesi mümkün değildir.
Zaman geri gelmez.
İnsan değişir.
Ev değişir.
Bekleyenler değişir.
Ve bazen insan, özlediği şeyin aslında bir yer olmadığını fark eder.
Odysseus’un Ithaka’ya dönüşü bu yüzden basit bir mutlu son değildir.
Yirmi yıl sonra dönen adam, yirmi yıl önce ayrılan adam değildir. Penelope aynı kadın değildir. Telemakhos artık çocuk değildir. Ithaka da onu bıraktığı yer değildir.
İnsan eve döndüğünde çoğu zaman evine değil, evin hafızasına döner.
Belki nostaljinin acısı da buradan gelir. Özlediğimiz şey, artık ulaşabileceğimiz bir yer değil; yalnızca hatırlayabileceğimiz bir zamandır. Bazen bir eve değil, kendimizin o evdeki hâline özlem duyarız.
Bu yüzden The Odyssey, yalnızca “eve dönmek” üzerine değil, döndüğümüzde bizi neyin beklediği üzerine de bir hikâyedir.
Ya ev değiştiyse?
Ya biz değiştiysek?
Ya yıllarca dönmek istediğimiz yer, aslında yalnızca hafızamızda var olduysa?
Nolan’ın filmine bu sorularla baktığımda, The Odyssey benim için yalnızca mitolojik bir macera olmaktan çıkıyor. Deniz, insanın içindeki belirsizliği; canavarlar, yüzleşmek istemediği parçaları; adalar, geçici sığınakları; sirenler, insanın kendisini unutturacak arzularını; eve dönüş ise bütün bunlardan sonra kendisiyle yeniden karşılaşma ihtimalini temsil ediyor.
Odysseus’un yolculuğu bu anlamda “Ben kimim?” sorusundan çok daha zor bir sorunun peşinden gider:
Bunca şeyden sonra, hâlâ kendim olabilir miyim?
Belki de kendin olmak, gerçekten evine dönmüş olmaktır.
Bunun bir mekânı yoktur.
İnsan bazen eve vardığında değil, artık kaçmak zorunda hissetmediğinde evindedir.
Kendisini kanıtlamak zorunda olmadığında.
Adını haykırmadan da var olabildiğinde.
Bir başkasının gözünde kim olduğunu sürekli kontrol etmediğinde.
Geçmişini değiştiremeyeceğini, kaybettiklerini geri getiremeyeceğini ve hayatın hiçbir zaman başladığı yere dönmeyeceğini kabul ettiğinde.
Belki ev, insanın sonunda kendisiyle kavga etmeyi bıraktığı yerdir.
Hikâyeye bu gözle bakarsak, Odysseus’un asıl yolculuğu evine doğru değil, kendine doğrudur.
Belki de yıllarca aradığı şey bir ev değil, kendisidir.
Ve belki insan, sonunda kendisine dönebildiğinde evindedir.
Klinik Psikolog Dr. Reyhan Nuray Duman