Bir Adam Yaratmak, Kendi Zihninde Kaybolmak

Bir Adam Yaratmak, Kendi Zihninde Kaybolmak

Bir Adam Yaratmak
Kendi Zihninde Kaybolmak

Bir Adam Yaratmak (2025)

Yönetmen: Murat Çeri
Senaryo: Necip Fazıl Kısakürek’in aynı adlı tiyatro eserinden uyarlanmıştır.
Başrol: Engin Altan Düzyatan (Hüsrev)

Film Üzerine Bir Değerlendirme ve Psikolojik Okuma

Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kısakürek’in yalnızca bir tiyatro oyunu değil; insanın kendi zihniyle karşı karşıya kaldığında nasıl parçalanabileceğini anlatan en güçlü eserlerinden biri. İlk kez 1937’de sahnelenen bu metin, yıllar sonra Engin Altan Düzyatan’ın başrolünde yer aldığı, yönetmenliğini Murat Çeri’nin yaptığı sinema uyarlamasıyla yeniden gündeme geldi. Fakat Bir Adam Yaratmak’ı unutulmaz yapan şey yalnızca hikâyesi değil; insan zihninin karanlık tarafına yaklaşma cesareti. Ölüm korkusu, kader düşüncesi, suçluluk, Allah sorgusu, delilik endişesi ve insanın kendi benliğini taşıyamayacak hâle gelişi… Eser bütün bunları yalnızca anlatmıyor; seyircinin ve okurun zihninin içine bırakıyor.

Metnin en çarpıcı yanlarından biri de katmanlı yapısı. Ortada yalnızca bir tiyatro oyunu yoktur. Oyunun merkezindeki Hüsrev de bir tiyatro yazarıdır ve kendi yazdığı oyun sahnelenmektedir. Böylece Necip Fazıl, tiyatronun içine ikinci bir tiyatro daha yerleştirir. Kurgu, kendi içinde yeni bir kurgu üretir. Ve zamanla bu sınırlar birbirine karışmaya başlar. Hüsrev’in yazdığı metinle kendi hayatı arasında ürkütücü benzerlikler oluşur. Bu nedenle eser boyunca insanın zihninde aynı soru dolaşır: İnsan kaderini mi yaşar, yoksa farkında olmadan onu kendisi mi yazar?

Hüsrev’in yazdığı oyunda, bir adam yanlışlıkla annesinin ölümüne sebep olur. Bu olay yalnızca dramatik bir kırılma değildir; metnin bilinçdışı katmanlarını açan sembolik bir yaraya dönüşür. Çünkü Hüsrev’in kendi hayatında da anne figürü son derece ağır bir yerde durur. Babanın ölümünden sonra annenin acısını taşımak zorunda kalan bir çocuğun ruh hâli hissedilir onda. Yas tutan annenin yalnızlığını doldurmaya çalışan, onun yükünü omuzlayan, bir noktadan sonra kendi çocukluğunu kaybeden bir çocuk…

Fakat çocuk için fazla ağır olan bu rol zamanla sevgiyle öfkenin birbirine karıştığı bir yere dönüşür. Anneye duyulan bağlılık ile onun yükünden kurtulma arzusu aynı anda yaşanır. Bu yüzden Hüsrev’in yazdığı oyunda annenin ölümünün yer alması tesadüf gibi durmaz. Sanki bastırılmış suçlulukların, öfkenin ve çözülemeyen bağların bilinçdışı bir dışavurumu hâline gelir. Necip Fazıl bunu açık açık söylemez; fakat metnin alt katmanlarında hissedilen gerilim tam da burada oluşur.

Trajedi ise yalnızca yazılan oyunun içinde kalmaz. Gerçek hayatta da Hüsrev, arkadaşına yazdığı tiyatro metnini gösterirken yaşanan bir kaza sonucu Selma’nın ölümüne sebep olur. Selma onun yaşça küçük kuzenidir. Hüsrev’in daha çok koruyup kolladığı, neredeyse baba gibi büyüttüğü biridir. Selma ise ona sessizce âşıktır. Hüsrev’in fark etmediği ya da görmek istemediği bu duygu, metnin içinde kırılgan bir hüzün gibi dolaşır. Selma’nın ölümü bu yüzden yalnızca bir kaza değildir; Hüsrev’in zihninde büyüyen korkuların gerçek hayatı da ele geçirmeye başlamasının simgesidir.

Tam da burada eser çok rahatsız edici bir yere ulaşır. Çünkü Hüsrev artık yalnızca ölümden korkmaz. Kendi zihninden korkmaya başlar. Düşündüğü şeylerin gerçekleşmesinden, yazdığı kaderin içine sürüklenmekten korkar. Babasının intiharı onun zihninde kapanmayan bir yara gibidir. Bir zamanlar var olan, sesi duyulan, güven veren baba bir gün ansızın yok olmuştur. Çocuk zihni için bu yalnızca bir kayıp değildir; varlığın bir anda silinmesidir. Bu nedenle Hüsrev’in Allah’a dair sorgulamalarıyla babasının yokluğu arasında güçlü bir bağ hissedilir.

“Allah var ama kanıtlayamam” düşüncesinin altında biraz da kaybolan babanın izi vardır sanki. Çünkü çocuk için baba da bir zamanlar vardı. Sonra yok oldu. Geri getirilemeyen, ulaşılamayan bir boşluğa dönüştü. Allah düşüncesiyle ölüm düşüncesinin birbirine değdiği yer tam da burasıdır. Hüsrev’in korkusu aslında yalnızca ölmek değildir; sevilen şeylerin bir gün ansızın yok olmasıdır. İnsan bazen Allah’ı değil, terk edilmenin yarattığı boşluğu sorgular.

Bu yüzden Bir Adam Yaratmak yalnızca metafizik bir metin değildir. Aynı zamanda insan psikolojisinin kırılgan taraflarını anlatan son derece modern bir eser gibi durur. Hüsrev bazen narsistik bir kırılganlığın içinde sıkışmış gibidir; bazen suçlulukla ezilen bir çocuk, bazen de fazla düşünmekten kendi zihnine gömülen biri… İnsan onun delirmekten çok, düşüncelerinin içinde kaybolmaktan korktuğunu hisseder. Çünkü bazı insanlar için düşünce bir özgürlük değil; insanı kendi içine çeken karanlık bir kuyuya dönüşebilir.

Necip Fazıl’ın etkileyici tarafı yalnızca ne anlattığı değil, bunu nasıl anlattığıdır. En ağır meseleleri bile şiir gibi akan bir dilin içine yerleştirebilir. Bazı cümleleri insan yalnızca okumaz; içinde duyar. Bu nedenle eser, Türk edebiyatında çok ayrı bir yerde durur. Felsefeyi, metafiziği, psikolojik çözülmeyi ve şiiri aynı metnin içinde birbirine değdirebilir.

Belki de tam bu yüzden sinemaya uyarlanması çok zor bir eser. Engin Altan Düzyatan’ın Hüsrev’i canlandırdığı film uyarlamasını izlerken en çok hissedilen şeylerden biri de bu oluyor. Film, metne büyük bir sadakat gösteriyor; ancak tiyatronun diliyle sinemanın dili zaman zaman birbirine karışıyor. Oysa tiyatro sözü taşıyabilir. Uzun monologları, şiirsel konuşmaları ve sembolik dili kaldırabilir. Sinema ise çoğu zaman sessizlikle anlatır. Bir karakterin korkusunu bazen tek bir bakış, boş bir oda, gece duyulan bir saat sesi ya da rüzgârda sallanan bir ağacın görüntüsü daha güçlü hissettirebilir.

Filmde zaman zaman Hüsrev’i yaşamaktan çok onu dinlediğimi hissettim. Yoğun düşünceler ve ağır cümleler art arda geldiğinde seyirci aynı anda hem anlamaya hem duyguyu hissetmeye çalışıyor. Oysa Hüsrev’in asıl trajedisi söylediklerinde değil; içten içe çöken zihninde saklı. Belki bu eser daha atmosferik, daha şiirsel ve daha içsel bir sinema diliyle bambaşka bir etki yaratabilirdi.

Yine de bütün eksik hislerine rağmen filmi izlemek değerliydi. Çünkü Bir Adam Yaratmak sıradan bir eser değil. Türk edebiyatında insan zihninin karanlık tarafını, varoluş korkusunu ve insanın kendi içine düşüşünü bu kadar cesur anlatabilen çok az metin var. Necip Fazıl yalnızca bir hikâye kurmuyor; insanın kendi zihninde kaybolabileceği o ürkütücü boşluğu gösteriyor. Ve belki de bu yüzden eser, aradan geçen onca zamana rağmen hâlâ insanın içinde yankılanmaya devam ediyor.

Klnk. Psk. Dr. Reyhan Nuray Duman